POAŞ Türk TelekomTürk Hava Yolları

Doğruların yanlış olduğu bir ortamda hangi yanlışa inanıldığının ne derece önemi olabilir ki. Bu noktada esas konuya gelmek istiyorum. Toplumsal ekonomik ve politik olgularla kafalarımız oldukça karışık olduğu bir ortamda her zaman ve her geçen yıl siyasi ekonomik ahlaksal çetesel ve terminoloji kolarak tamamen fiyasko olan bir POAŞ ihalesi yaşadık bu ülkede. Çok şeyler söylendi ama biz bir şeyler söyledi ki bunların tüm önemine rağmen hiçbir yerde dikkate alınmadığını ama neticede de bizim bu mevzuda ne denli haklı olduğumuzu zaman ortaya koydu. Pek tabiidir ki hükümetlerimiz bunun üstünde, devletimiz özelleştirme konusunda yıllardır ciddi kararlar almakta ve bazı uluslararası üst kuruluşlar da bunu Türkiye’nin ana çıkarları arasında tanımlamakta ve bazen de dikte bile ettirmektedir. Imf gibi kuruluşlar bizim beceriksiz, politikacı ve ekonomi bürokratlarımız sayesinde domuzun şekli ve rengine kadar müdahil olma konumuna geldiler. Türk Telekom örneğinde de yaşamak mecburiyetinde kalacağımızı şimdiden bildiğimiz bazı şekilsel ve özelleştirmenin ana felsefesine aykırı düşen ekonomik ve bürokratik olguları, bugünden itibaren tartışma alanımıza taşımamız gerekmekte. Evet, varsayalım ki hiçbir müessesemiz rahmetli büyük insan Atatürk zamanındaki Malatyalı posta memuru örneğinde olduğu gibi artık milli güvenliği etkileyecek varsayımları barındırmıyor bünyesinde ve işlevinde. Peki ama bir Türk Telekom’un, bir Petkim’in, bir POAŞ’ın, bir Türk Hava Yollarının, bir denizcilik İşletmesi’nin, bir devlet demiryollarının, bir devlet Hava Meydanları İşletmelerinin bu ülke ekonomisi içerisinde halkın mal olmak gibi daha anlamlı bir ana fikirle özelleştirmeleri, neticede güçlerini birleştirmiş hatta ihale sonunda harlandı kelepirleşen değerleriyle, uluslararası finans kurumlarının para vermek için sırada beklediği birkaç holdinge peşkeş çekilmelerin daha iyi bir yöntem değil midir? O halde burada devletçilikten ziyade özelleştirmeler de özelleştirmenin ana fikrine uygun hareket edilip edilmediği olgusu tartışılmaya açılmalıdır, fikri ortaya çıkmıyor mu? Burada öz ve en azından, özelleştirmenin ama amaçlarına, sermayenin mülkiyetinin tabana yaymak ve ekonomide verimliliği yükseltmek, gelir dağılımını iyileştirmek, serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek ve sermaye piyasasını geliştirmek. Tasarrufların daha büyük oranda hisse senetlerine yönelmesinin teşvik etmek gibi, vazgeçilmez unsurlar olarak algılayamazsak özelleştirmeden beklentilerimiz, basit bir iç borç ödeme ve bazı kurumlara peşkeş çekme olarak değerlen dirilmeden öteye geçebilecek midir? Yukarıda mevzubahis ettiğimiz ve bu milletin öz malı olarak bugünlerde gelen kurumların özelleştirme için vazgeçilmez unsurlardan biri olan sermaye mülkiyetini tabana yaymak adına bir veya birkaç holdingin birlikteliğiyle oluşan sözlü konsorsiyumlara verilmesi ile sağlanacak bir konu mudur sermaye mülkiyetinin tabana yayılması? Bu mülkiyetler ne kadar çok insanı tasarrufu ya da yönetimine aday olursa o denli tabana yayılması ve böylece sermaye mülkiyetini tabana yaymak anlamında algılanması mümkün hale gelmeyecek midir? Ekonomide de verimliliği yükseltmek meselesine gelince örnekler maalesef çok fazla olduğu kadar da düşündürücüdür. Asil Çelik’ten başlayan ve en son Sümer Holding ve Sümerbank dahil bazı bankaların nasıl özelleştirildikleri ve özelleştirmeden ne kadar sonra ekonomik viraneler ve küçükler haline geldikleri ve devlete nasıl geri döndürüldüklerini, döndürülmeyenler varsa ne zaman döndürülecekleri konuları herkesin malumu değil mi bu ülkede? Ayrıca kömür işletmelerinin bir TL’ye çalışanlarına bırakılan işletmenin bir örneği de var ortada. Şimdi size sormak istiyorum özelleştirme yanlıları, gerçekten de milletimize ait olan bu kurumların yine milletimize ait olan kurumlara verilmesindense, bazı holdinglere ve özellikle yabancılara peşkeş çekilmesi gerçekten olması gereken bir durum mudur?

 

Genel kategorisine gönderildi Etiketler: , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*